Perşembe, Kasım 19, 2009

gösteri peygamberi

"Dışarıdaki dünyada televizyon denilen ruhlar insanları ziyaret ediyor. Ruhlar radyo tabir edilen şeyler vasıtasıyla insanlarla konuşuyormuş. Bir arada olmaktan nefret ettikleri ama yalnız kalmaktan da korktukları için insanlar telefon denilen bir alet kullanıyorlarmış."

"Kiliseler, dev dinlerin uzaktaki fabrikalarında üretilen yalanları insanlara satan mağazalardır."

"O kadar çok şey öğrenmiştik ki, düşünecek zamanımız kalmamıştı."

"Asıl hakikat, kimsenin gerçeği istemediğidir."

"Ne bildiğin önemli değildir. Kimi tanıdığın önemlidir."

"İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız."

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi (Survival)

Çarşamba, Kasım 11, 2009

Mülksüzler

"Bütün insanların hareketlerinin hırs, tembellik ve kıskançlık tarafından yönetildiğini varsayan para ayinlerinde, dehşetli olan bile bayağılaşıyordu." (s.115)

"Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen, hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayalardan oluşur. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. Yaşamın ne güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor." (s.165)

"Uygarlığın tek yaptığı güzel sözlerle kanı ve nefreti gizlemek." (s.189)

"Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir." (s.214)

"Birey Devlet'le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: Üstelik parayı da kendisi basar." (s.233)

"Eski devletçilerin kadını mal olarak kullanmalarının nedeni bu. Kadınlar buna neden izin verdiler? Çünkü sürekli gebeydiler. Çünkü çoktan sahiplenilmişler, köleleştirilmişlerdi!" (s.282)

"Hiçbir şey kalmayana dek çoğaldık, tıkındık ve savaştık, sonra da öldük. Ne hırsımızı ne de şiddetimizi denetledik; uyum göstermedik. Kendimizi yok ettik. Ama önce dünyayı yok ettik." (s.295)

"Yok edemezsen evcilleştir." (s.310)

"Gerçek yolculuk geri dönüştür." (s.328)

Ursula Le Guin - Mülksüzler (Metis Yayınları)

Pazartesi, Kasım 09, 2009

görünmez kentler

"Bellek denen şey çok zengin: Sürekli yineler göstergeleri, yineler ki kent var olmaya başlasın." (s.69)

"Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek." (s.76)

"Kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler." (s.81)

"Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ve korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka bir şeyi gizliyor olsa da." (s.87)

"Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiğin yanıttır." (s.88)

"Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır." (s.177)

"İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pekçok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek." (s.204)

Italo Calvino - Görünmez Kentler

Çarşamba, Kasım 04, 2009

yaşamın ucuna yolculuk

"Sen tüm kentten daha yalnızdın. Okyanus gibi bir yalnızlık." (s.8)

"Kent sokaklarında çıkan her benlik değiştirilmiş, takınılmış bir kişilik değil mi? Duvarlar gerisinde en çok kendimiz olmuyor muyuz? En çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar ardında hissetmiyor muyuz?" (s.15)

"İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur." (s.22)

"Çocukluğumda yeryüzünün sonsuzluğunu algılayabiliyordum, ama yaşlı kadınların yalnızlığını değil." (s.24)

"Doğanın, yaşamın, düşlerin, duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha çoğunu algılamam gerek. Her nesneyi, her canlıyı, herhangi bir insanı, anlık bir görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim. Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgarlarla estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım. Ta ki kendimi canlı ya da cansız, doğmuş ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek." (s.33)

"Suluboya resimler. Sessiz doğa görüntüleri. Kendi çekingen yaratılışını anlatan." (s.34)

"Artık caddeleri dolaşacak gücüm yok. Caddeleri düşüncelerimde uzatmam, düşüncelerimde yaşamam gerek." (s.38)

"Kendi bağımsızlığını hiç değilse yalnız kendin için yaşayabilmek. Yıkmadan, incitmeden, yorulmadan, yılmadan." (s.47)

"İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor." (s.48)

"Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskun, kendi çığlığımın sınırsızlığı." (s.50)

"Sen günlere bir şeyler getirmedikçe, günler sana hiçbir şey getirmiyor." (s.51)

"Boş bir caddede yürüme olanağı bile yok. Her köşe, her cadde öyle dolu, öyle dolu ve bu doluluk oranında öyle boş, öyle boş ve öyle boş ki..." (s.51)

"Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?" (s.53)

"Ben köylüleri köylerde seviyorum. Kentlerin köy davranışlarını bırakmayan köylüler tarafından sarılması tedirgin ediyor beni. Köylerin de kentliler tarafından sarılması. Her ikisi de çarpık bir gelişme." (s.54)

"Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böyle saptadığınız için ben de eriştim... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki..." (s.57)

"Toplum dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor." (s.58)

"Hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyorum." (s.59)

"Kendimi kavrayamazsam, tüm varoluşumu yitirmişim demektir." (s.60)

"Yolculuklar ilginçtir. Yaşamın sürekliliği içinde, başlı başına kesitler oluştururlar." (s.66)

"Ne vatandaş, ne halk, ne de küçük burjuva olmadığımı biliyorum. Bu ufacık tanımlama bile bana direnç veriyor." (s.93)

"Kendi sınırsızlığım içinde yalnız kalmaktan korkuyordum ve bir insanın sınırlarına gereksinmem vardı. Oysa şimdi kendi sınırsızlığım içinde, yaşamı her zamankinden daha derin algıladığıma göre, bundan sonra hiç korkmamaya kararlıyım. İnsanın kendi yükünü taşıması, diğerlerinin yükünü taşımasından daha rahatlatıcı." (s.101)

"Doğanın, dağların, güneşin, bulutların mevsimlerle büründüğü griliklerin zaman zaman insanı okşayan rüzgarların düşmanı olmalı kenti oluşturanlar. Doğayı taşa dönüştürmüşler. İnsanı, yalnız eliyle biçimlendirilenin içine kilitlemişler." (s.124)

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk (Yapı Kredi Yayınları)

Perşembe, Ekim 15, 2009

lessing

"Yazgının, olması gerekenin bilinci, onu yaşamında ilk kez yakalamıştı ve 'evet evet, yaşam bu' demekten başka ne gövdesiyle ne de beyniyle hiçbir şey yapamıyordu. Bu düşünce etine, kemiklerine girmiş ve beyninin en derin köşelerinde büyümüştü ve onu hiç bırakmayacaktı."

Doris Lessing - Platoda Gündoğumu (Siyah Madonna)

Salı, Ekim 06, 2009

Mansfield

"Herkes hızlı hızlı geçip gidiyordu; erkekler yürüyen makaslara, kadınlar ise koşuşan kedilere benziyorlardı. Hiç kimse bilmiyordu - hiç kimse aldırmıyordu..."

Katherine Mansfield - Parker Ana'nın Hayatı

Salı, Eylül 15, 2009

Serseri ve Kopukların Göğe Çıkışları

"Kalbimin ilk uyandığında fısıldadığı gibi dünya ummak demekti." (s.33)

"Usulca ve özenle gülümse. Bu sonu gelmez dışsallık senin kurtuluşun. Yaşamın tekir balığını bir deniz salyangozu gibi kap." (s.39)

"Ya iyi niyetinizin içine bir kibrit kutusu bile sığabiliyorsa?" (s.47)

"Günü bir yük gibi taşıyıp, gece üstlerinden atarak rahatlayanlar..." (s.48)

"Endişeyle eylem arasında kadınların yüzleri çöküyor. Sahte, yararsız, alçakça, aşktan yoksun giden her şeyi geride bırakarak çekip gidebilirler mi, o mantarlarıyla gizemli tarlalara...
Hakikat onlara yapışıyor, güzelliklerini kemiriyor.
Rahim hantal bir yük sanki. Kim böyle yaygaracı bir yükle düşe kalka tepeye çıkabilir ki?" (s.54)

"Yaşmakların altına mı gizlenmişler, ya da ev işlerinin deli gömleğini mi giymişler, ya da odalarda yalnızken yaralarına çekiç mi vuruyorlar?" (s.67)

"Olmak ve yapmak: asla buluşamayan iki paralel çizgi. (s.69)

"Mutlu bir geçmişin huzur veren anısı, kullanılmayan bir yolun kenarındaki yaban gülü gibi." (s.88)

"Ah o sessiz çığlığın acılı sesi!" (s.100)

"Bir dost, bir dostum olsaydı, düşlenemez bir şey olurdu. Kutsanmışlıkla karşılıklı çoğalmaya götüren, ben olmayan bir ben. Tıpkı Tanrı olan bir Tanrı'nın düşlenemezliği gibiç Düşleyebildiğim her şey benim." (s.103)

"Şimdi, dünyayı yalanlar döndürüyor diyorsun, koruyucu yastıklar insanların işlevlerini sürdürmelerini sağlıyor. Benim kendi koruyucu yastıklarım, ışığım, özlemlerim var." (s.103)

"O yerler, insanlar, şeyler, onlar yalnızca hoş durak yerleriydi. Yatıştırıcılar, serinleticiler." (s.110)

"Bu gülleri topladım çünkü iğrenç görünüyorlardı. Orada öylece durmuş, arıların kendilerini düzmelerini bekliyorlardı." (s.111)

"Mutluluk geometrik değildir, ama nereye bakarsanız bakın her yandan akar gelir." (s.112)

"Bazen bir ağaçtan hiç nedensiz bir acı hüzmesi iniyor." (s.112)

"Kendini kaçınılmaz bir tufanla mutlu etmek kınanacak bir simya mı?" (s.112)

Elizabeth Smart - Serseri ve Kopukların Göğe Çıkışları

Cumartesi, Eylül 12, 2009

İstanbul

"Oturma odalarının ev sakinlerinin vakitlerini huzurla geçirebilecekleri rahat mekanlar olarak değil, ne zaman geleceği hiç bilinmeyen kimi hayali ziyaretçiler için kurulmuş birer küçük müze gibi düzenlenmesinin arkasında elbette Batılılaşma merakı vardı." (s.18)

"Benim için kitap okurken hala önemli olan anlamaktan çok, okuduğum şeye uygun düşler kurmaktı." (s.28)

"Hayal kurmayı yalnızca kendi tuhaflığım diye algılayıp aklımdan geçenleri saklamanın bir başka nedeni de bu ikinci dünyanın bana hiçbir geri dönüş zorluğu çıkarmamasıydı." (s.30)

"Kalabalık içinde bir virgül olmanın hayalkırıklığı..."(s.37)

"Okul denen yerin aslında temel sorunları cevaplamadığını, yalnızca onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım." (s.125)

Orhan Pamuk-İstanbul

Yeni Hayat

"Bu dünyanın sıra sıra görüntüler, bir dizi yanlış yorumlanmış işaretler ve körükörüne benimsenmiş birtakım alışkanlıklardan oluştuğunu asıl dünyanın ve hayatın bunların içinde ya da dışında, ama yakınlarda bir yerde olduğunu acıyla biliyordum." (s.36)

"Neden kelimelerle düşünür de insan, görüntüler yüzünden acı çeker?" (s.102)

"Başkaları doğaya bakınca orada kendi sınırlarını, yetersizliklerini, korkularını görürler. Sonra kendi zayıflıklarından korkup doğanın sınırsızlığı, büyüklüğü derler buna. Ben ise doğada benimle konuşan, bana ayakta tutmam gereken kendi irademi hatırlatan güçlü bir tebliğ, zengin bir yazı görürüm, onu kararlılıkla, acımasızlıkla, korkusuzca okurum." (s. 131)

"Bazen, o sıralarda üst üste okuduğum kitapların aralarında bir fısıltı tutturduklarını, kafamın içinin de böylece, her köşesinde bir müzik aletinin mırıldandığı bir orkestra çukuruna dönüştüğünü hisseder ve hayata kafamın içindeki bu müzik yüzünden katlandığımı fark ederdim." (s.228)

"Aşk insanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir." (s.229)

"Ne kadar sihirlidir değil mi, bir an dünyayı gözlerimiz denen anahtar deliklerinden değil de, başka bir mantığın merceğinden görmek." (s.228)

"Hayat denilen o çalkantıya bir dönem kendini hevesle atmış ve umduğunu bulamamış nice kırık adam gibi, okuduklarımdan, bibbirleriyle karşılaştırdığım bazı hayallerden, ifadelerden, yazıların kendi aralarındaki gizli fısıldaşmaları keşfediyor, bunladan sırlar çıkarıyor, bu sırları sırlaıyor, aralarında yeni ilişkiler kuruyor ve iğneyle kuyu kazar gibi sabırla oluşturduğum bu ilişkiler ağının karmaşıklığıyla övünerek hayatta ıskaladığım şeylerin intikamını almaya çalışıyordum." (s.242)

"Kim şehir meydanlarındaki ağaçları kestirmiş, Atatürk heykellerini hapishane duvarı gibi saran beton apartmanların balkonlarındaki demir korkulukların hep aynı biçimde olmasını emretmişti? Anglosakson mankenlerin uzun bacaklarının arasına kamyon lastiği aldıkları takvimleri bütün ülkeye dağıtan, asansör, döviz büfesi, bekleme odası gibi yeni mekanlarda kendilerini güvenlikte hissedebilmek için vatandaşların birbirlerine düşmanca bakması gerektiğine karar veren kimdi?" (s.255)

"Bugün biz artık kaybetmişiz. Batı bizi yuttu, ezdi geçti. Çorbamıza, şekerimize, donumuza kadar her yerimize girip işimizi bitirdiler." (s.270)

Orhan Pamuk - Yeni Hayat

Cuma, Eylül 11, 2009

Tol

"Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." (s.11)

"Yakalanmıştım; yaşamayı denerken yakalanmıştım." (s.23)

"Makul bir alışveriş vardı o gazetelerle aramızda. Onlar zekice kurgulanmış, çıkıntıları budanmış yasal öfkeler, incesinden yazılmış sinema yazıları arz ediyor, benimse en azından neye öfkelenilmesi gerektiğinden ve filmlerden düzenli olarak haberim oluyordu." (s.31)

"Benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir." (s.73)

"Sıkıntı öldürür. Ve sıkıntı öldürüyor. Acı ve öfke değil, sıkıntı öldürüyor. Çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor. Sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor çünkü. Tatil çoğunluğa, çoğulluk gövdelere, yeni kelimelere, yeni yüzlere yol açarak öldürüyor. Sıkıntı davet ediyor, açıyor. Acı ortak olmayanı defediyor, kapatıyor. Sıkıntı çözüyor, öfke bağlıyor. Sıkıntı plan program demek çünkü. Acı kendi yasasını durmadan fısıldıyor, öfke hatırlatıyor oysa. Ama sıkıntı savuruyor, parçalıyor, gebertiyor. Sıkıntı kutlamalar, şenlikler istiyor çünkü. Sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha diyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor. Acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. Sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. Acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor.
Sıkıldılar. Yakışmadı." (s.90)

"Kalbinde gölge gibi gezinen kelimeler var. Hiçbirini çekip çıkartamıyor artık." (s.92)

"İnsanın gerçekten, gerçekten ne yapacağını bilemediği o beyaz saniye." (s.95)

"Ağladıkça içlerinden kara ırmaklar gibi ağular aktı." (s.95)

"Fiziki haritayı daha çok severdim. Dünya bir bütün olurdu çünkü o zaman, sınırlar kaybolurdu ve benim için bütün o kesik çizgilerle birbirinden ayrılmış ülkeler varılabilir, görülebilir bir coğrafya haline gelirdi." (s.120)

"Tren uçsuz bucaksız bir bozkırda ilerliyordu.
Bir fermuarı çeker gibi." (s.128)

"Acıya dair ne varsa hatırlatan, gölgelere gömülmüş bir aciz.Rüzgarının hepsini kaybetmez ya insan, rüzgarının hepsini çalamaz ya kimse bir insanın. Ne zaman uğuldayacaksın sen?" (s.131)

"Artık benim gözlerim derinlerde batık bir gemi adı, kahverengi yosunların ardından, hülyalı hülyalı bakıyorum dünyaya. Kafamda rutubetli, ağır düşünceler, taşkın sular aranıyorum üfleyecek." (s.133)

"Bu beyaz rengin hayatı zor, beyaz kalmak zor, siyah diye bir şey var, yalnız siyah olsa iyi, beyazdan gayrı ne varsa beyaza karşı, beyaz ne yapsın kalamıyor öyle, o da bir kolayını buluyor, bulmuş, kirli beyaz, uzlaşmak gibi bu biraz, gri değil, kirli beyaz, gri de bir renk çünkü, yekpare oluyor. Gri başka, kirli beyaz başka." (s.174)

"Kelimeler boğazımda pervaneler gibi hızla dönüp durdu, ama ben onların içinden bir tanesini bile yakalayıp, derleyip toplayıp dışarı çıkaramadım." (s.175)

"Bir şeyleri gerçekten kanıtlamak için bir yerini kanatacaksın, kanayacak ki inansın sana karşıdaki." (s.175)

"Darbe, insanlara hesap kitap öğretir." (s.209)

Murat Uyurkulak - Tol

Cuma, Temmuz 10, 2009

Görkemli Kaybedenler

"Kimim ki ben evreni reddediyorum?" (s.19)

"Keder bizi keskinleştiriyor." (s.20)

"Gayrimenkul olayının en iğrenç şekli: İki santimetrekare insan etine, karısının yarığına sahip olma ve hükmetme isteği." (s.26)

"Günlerini kendine acımanın düşsel müzesinde gezinerek geçinen sersem, cahil bir müze bekçisi." (s.38)

"İçimdeki bütün o dünlerle yeni bir şeye nasıl başlayabilirim?" (s.51)

"Dünyanın bile bir bedeni var. Biz sonsuza dek gözleniyoruz." (s.51)

Leonard Cohen - Görkemli Kaybedenler

Pazar, Haziran 07, 2009

Yeraltından Notlar

"Doğa yasaları benim istençlerime ve hislerime göre değilse bana ne matematikten, bilimden. Duvarı yıkamayacaksam eninde sonunda deleceğim diye kendimi paralamam tabii; fakat yıkılmasına gücümün yetmeyeceği bir duvar da önümde görmek istemem doğrusu." (s.36)

"Bunca sorunun aslı, yolu bir yere varması değil, sadece gidiyor olmasıdır." (s.56)

"Yol açmayı, yaratıcı olmayı, insanın çok sevdiği bir gerçek. Fakat söyleyiniz, yıkıma ve parçalama eylemine duydukları bu yakınlık da nesi?" (s.56)

"Her hedefe varışta bir panik havası hasıl olur. İnsanoğlu amacına ulaşmak için yürümeyi sever ama ona ulaşmak hesapta yokmuş gibi davranır." (s.57)

"Biz sevgiyi acıya boğarak severiz." (s.57)

"Orta derecede bir insanı sonsuza dek kıskanıyorum, evet, fakat gördüğüm o ki onların durumunda olmak da beni tatmin etmeyecek (gene de kıskanacağım, yok yok gene en iyisi yeraltı!) (s.61)

Dostoyevski - Yeraltından Notlar

Tan Kızıllığı

"Dünya var olduğundan bu yana, hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir." (s.6)

"Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici, yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şeyden korkmadır, bu korkuda bir batıl inanç var." (s.16)

"Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen imse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı." (s.16)

"Vahşet, insanoğlunun yaptığı en eski şenliklerdeki neşe kaynaklarından biridir." (s.23)

"Özgür düşünce alanına, bireysel şekillendirilmiş yaşama doğru atılan en küçük adım, eskiden beri zihinsel ve bedensel işkencelerle savaşarak elde edilmiştir." (s.25)

"Kendimizi yukarılara ne kadar çok çıkarırsak, uçamayanlara o kadar küçük görünürüz." (s.318)

Nietzsche - Tan Kızıllığı

Pazartesi, Haziran 01, 2009

şehrin aynaları

"Yemek odası, kimselerin dalgalandırmaya cesaret edemediği sisli, yoğun, ağlamaklı bir göle benziyordu." (s.15)

"Şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi." (s15)

"Durup omuzlarından sarsmak istiyordu hüznü. Neyin peşinde olduğunu bilmek istiyordu." (s.25)

"Hüzün denilen şey tıpki siyah, dalgalı saçlarının arasına nasılsa yerleşivermiş beyaz bir saç teline benziyordu. Hüzün kopardıkça çoğalıyor, çoğaldıkça arsızlaşıyordu." (s.26)

"Cennetten bir parçayı andıran bir avlu,
ve onun ortasındaki sonsuz kuyu,
ve onun bakracındaki yaldızlı kutu,
Isabel'in bölük pörçük ruhunu
bir arada tutuyordu." (s.30)

"İri gözlerinin içinde yıldızlar yanıp söner; ay, şekilden şekle girer; gemiler yollarını kaybederdi." (s.39)

"Ölüme benziyordu yokuş; sonunda ne olduğu, buradan bakınca görünmüyordu." (s.59)

"Pürüzsüz taşın damarları arasında donup kalmıştı sevinci, öfkesi ve hüznü." (s.82)

"İnsan ağlamaya başladığında isimler kelimelere, kelimeler hecelere, heceler harflere ayrılır; kainat o anda yıkılır o anda tamamlanır; varlık ve yokluk bir toz bulutu içinde birbirlerine karışırdı." (s.85)

"Bilmemek kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. Biri içeriden kışatır seni, öteki dışarıdan." (s.128)

"Gitmek başı sonu olmayan, menzili meçhul bir seyrüsefer; varmaksa güzergahı önceden çizilmiş, hedefi malum bir tırmanıştı. Gitmekte aslolan dere tepe taban tepip durmaksızın hareket ederek rüzgarı hissetmek; varmakta aslolansa, o tepeye ulaştıktan sonra durup rüzgarı elde etmekti. Birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte, haritası tek merkezliydi.
Kaçmaya gelince o bambaşkaydı. Kaçmak sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdığı bir başka, bir öte mekan arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu. Velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu." (s.157)

"Kimbilir ne içerisi o kadar engin, ne de dışarısı göründüğü kadar sığdı." (s.200)

"An kopukluktu, zaman süreklilik. Zaman nizamdı, an düzensizlik. Akıl zamanın ellerinde yeşerirdi; sezgiyse anın. Şeytan anın efendisiydi, Tanrıysa zamanın." (s.206)

"İnsanın vücudu yeryüzünün tozundan yapılmıştı, ruhu ise gökyüzünden." (s.226)

"Bunu ona duyduğu arzudan ötürü mü yapmıştı yoksa sadece arzu duyabileceğini kendine gösterebilmek için mi?" (s.250)

"Güneş için ayrı, deniz için başkaydı zaman. Peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?" (s.251)

"İçimi görmüyor musun? Bu kap alabileceğinden fazlasını aldı. Artık tek bir damla bile yeter. Akmak istiyorum." (s. 262)

"Kimdim ben? Söylesem bile hatırlanır mıyım sayfa bittiğinde?" (s.266)

"Batık gemilerle doludur Akdeniz. Oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular." (s.267)

Elif Şafak - Şehrin Aynaları

pinhan

"Zifiri bir halka idi toprak,
yıldızlara sığınırdı bazen..." (s.7)

"Korktu. Gidip de varamamaktan değil, varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geride bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil, bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu." (s.9)

"Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüğü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın." (s.22)

"Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlukatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam da gider. Gelen, gidende saklıdır; giden de gelende saklıdır." (s.22)

"İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin." (s.40)

"Göz pınarlarındabir patırtı, bir koşuşturma, bir isyan..." (s.42)

"Uzun uzun dostunun yüzündeki derin çizgilere baktı. Orada kendine bir geçit, bir yol aradı. Bulamadı." (s.44)

"İnsan bazen ağır ağır, kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orda burda yalpalayan, kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine." (s.57)

"Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz alemde, lakin unutma ki tek bir nokta, tekmil sırları içinde barındırır." (s.60)

"Bu kitap okunmuyor; o, insanın içini okuyordu. İnsan onunla kendini okuyordu.
Onun durgun çehresinden süzülen ziya tufanlarını, sayfalarının arasından yayılan mest edici kokularını ve kelimelerinin ardına saklanan hüznünü kendinden bir parça bellemişti." (s.124)

"Nevres'in gözleri ağzı mühürlü bir mektup idi; kimsenin, kime yazıldığını bilmek istemediği." (s.168)

"Su ne kadar vefakar ve kudretli ise, zaman da o kadar riyakar ve acizdi." (s.170)

"Her rüya bir haritadır aslında. Mecazistan şehrinin haritası. Ve her rüyanın pek çok kapısı vardır." (s.180)

Elif Şafak - Pinhan

Cuma, Mayıs 29, 2009

bir delinin güncesi

"Bugün dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. Beni çeken yalnızca aralarındaki fısıltı." (s.14)

"Dünya dediğin camda bulanık bir imgeden başka nedir ki!" (s.15)

"Yalnızlığı iyi tanıyan insanlara özgü beklentisizliği. Kendi düş ağacını budamış, dünyayla hesabını süresiz ertelemişti." (s.24)

"Güzelliği görmesi, göstermesi beklenen kadınlar, çiçekler ve doğum günleri üzerine, mümkünse marş ritminde bir şarkı söyler miydiniz?" (s.29)

"Benim sözcüklerim altınla değil, gölgeyle kaplı." (s.34)

"Nesneler, olgular, pul pul yalanlar, şatafatlı bahaneler, şişirilmiş egolar, kirli yüzlerde tutmayan makyajlar..." (s.61)

"Orman diyor ki: "Dünya sana öfkelenecek, sen ona benzeyene değin. Dünya seni yaralayacak, sen dünya olana değin." (s.82)

"Şiddeti bir çiftlik hayvanıymışcasına çitlerin berisinde tutmak olanaksızdır. Şiddet özünü tüketirse sönecek bir orman yangını gibi hep yayılmak ister." (s.97)

"İstatistiklerin insan hayatını sayılara indirgemek gibi korkunç bir boyutu vardır." (s.102)

"İnsanların tek gerçek dayanışması, ölüm karşısındadır." (s.136)

"Herkes kendi sahiciliğinden, başkalarının yapaylığından öylesine emin." (s.161)

"Yaralar çoğu kez dilsizdir, ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler." (s.166)

Aslı Erdoğan - Bir Delinin Güncesi

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

sylvia

"Özel olmanın ayrıcalığı diğer yüzünü döndü -herkes olmanın baskısı; buna bağlı olarak hiç kimse olamama."(s.46)

"Şiirlerim Hiroşima'dan bahsetmiyor ama karanlıkta karış karış kendisini yaratan çocuk hakkındalar. Toplu kıyımın dehşeti hakkında değiller, ama yakınlardaki bir mezarlıktaki porsukağacının tepesinde duran ayın çıplaklığı hakkındalar. İşkence görmüş Cezayirlilerin son sözleri hakkında değiller, ama yorgun bir cerrahın geceleri düşündükleri hakkındalar." (s.145)

"Benim için günümüzün kaydadeğer sorunları, her devrin sorunlarıdır - sevmenin acıtışı ve endişesi; tüm biçimlerde kendisini açığa vurur - çocuklar, ekmek somunları, tablolar, binalar; nerede olurlarsa olsunlar bütün insanların hayat hakkının korunması, bu hakkın hiçbir hayali ikili 'barış' görüşmesi ya da 'amansız düşmanlar' mazeretiyle tehlikeye atılmaması." (s.146)

Sylvia Plath - Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı

Cuma, Mayıs 08, 2009

Bit Palas

"Yalan, hakikati tersyüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler." (s.9)

"Ne demeye sürdürüyordu bir olamadıklarıyla birlikte olmayı?" (s.155)

"Çocukluklarının ne kadar olağanüstü bir güzellikte geçtiğinin daha çocukken bile farkında olanların onulmaz hastalığına yakalanmıştı; hayata çıtası yüksekte başlayanların hastalığına... Şimdi yaşadığı tüm güzellikler hep o çıtanın altında, tanıştığı tüm insanlarsa gölgesinde kalıyordu." (s.155)

"İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde." (s.163)

"İnsanı kirleten ağzına giren değildir. Ağzından çıkandır insanı kirleten." (s.181)

"Mesele de buydu zaten, bu aynılık. Çünkü yerleşmek üzere yeni, yepyeni bir yere gidip de, eski hayatının solgun çehresiyle karşılaşmak orada, hayalkırıklığı yaratır insanda." (s.183)

"Gelenekçi kadınların temizlikleri, evin düzenini korumak adına yapılan bir faaliyet değil, düzenin ta kendisidir. Radikal kadınların temizlikleri, bir düzen sağlamak şöyle dursun, evlerinde hüküm süren düzensizliğin başlıca sebebidir." (s.212)

"Şu hayatta azalması gerektiğini öğrendiği an, inadına çoğalan bir şey varsa, o da evhamdır. Korkunun bile bir son merhalesi, doyma noktası vardır. Evhama gelince, o dipsiz bir kuyunun ağulu suyudur. Ne bir doz aşımı, ne de kendine özgü bir panzehiri vardır. Korkunun kaynağı ne kadar somut ve malum ise, bir o kadar soyut ve müphemdir evhamınki de. Bu yüzden insan, niçin korktuğunu zorlanmadan tesbit edebildiği halde, tam olarak neden ötürü hep böyle evhamlı gezdiğini saptayamaz." (s.247)

"Yaptıkları hazırlığın farkına bile varmayacak bir erkek için hazırlık yaptıklarının farkına bile varmamak, kadınlara has bir muammadır." (s.336)

"En kötü yaratığı arıyorsan gözlere dikkat etmelisin. Gözlerine bakabildiklerin, gözlerinin içini göremediklerin kadar kötü değildir." (s.339)

"Bir insanın acısını yürekten paylaşabilmemiz için, bizimle aynı hakikati paylaşıyor olması gerekir öncelikle." (s.346)

"Ölüme bunca yakın olan yaşlılarla ölüme bunca uzak olan çocukların intiharları kadar kafa karıştırıcı bir şey yoktur." (s.369)

Elif Şafak - Bit Palas
Metis Yayınları

Perşembe, Mayıs 07, 2009

aylak adam

"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzlü, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar." (s.18)

" 'Siz' anlanamaz, 'sen' anlanır. Bazı kitaplarda 'sizi seviyorum' u okuyunca gülerim. Sanki 'siz' sevilebilirmiş! 'Sen' sevilir, değil mi?" (s.63)

"Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı." (s.109)

"İçeni, içmeyeni tren yolculuğundaki süreksiz tanışıklıkla yetinirdi; ya dameyhane masasındaki." (s.136)

"İnsanlar haksızken daha çok bağırır." (s.137)

"İki insan ayrıldıkları zaman birbirlerinde bir şeyler bırakıyorlardı." (s.142)

"Olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı." (s.156)

Yusuf Atılgan - Aylak Adam
Yapı Kredi Yayınları

Çarşamba, Nisan 22, 2009

Parfümün Dansı

"Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. Bir istiridyenin içinden parlak, canlı, lezzetli bir canlının çıkabileceğini kabul ettiğimiz anda, aynı kabuktan Afrodit'in geleceğini de kabul etmişiz demektir". (s.129)

"Dış dünyanın içerdeki ince duyarlılıklara anlayış göstermesi beklenemezdi." (s.130)

"Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri doldurulamaz biri yapmasıdır." (s.145)

"İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten severlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır." (s.228)

"Maddesel şeylerin insanı hayata bağlama gücü nice idealistin sandığından çok daha fazladır." (s.351)

"Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar duru. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız." (s.366)

Tom Robbins - Parfümün Dansı

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Beyaz Zenciler

"Niçin aramızdan yalnızca bazılarına doğuştan armağandı engin düş gücü, arayıp bulma tutkusu? Çünkü böyleydik biz; çok uzaklarda, çılgınlığın savanlarında çıktığımız, yaşam boyu sürecek olan safaride, varlığına derinden inandığımız altın gergedanın peşinden koşan bir çete..." (s.22)

"Büyük kentlerin dinamiğinin de bir anlamda vahşi doğanınkine benzediğini düşünüyordum." (s.72)

"Dünyevi olmayan bir şey vardı dalgalarla ağır ağır salınan denizde. Sanki başka bir gezegenden bir dev varlık gelmiş de yerkürenin üzerine uzanmış gibi." (s.73)

"Köylülere saygı duyarım ama bi tuhaf olduklarını da düşünmeden edemem. Aşırı derecede ahlakçıdırlar. Sanki her gün gözleri önünde çiftleşen bir sürü hayvan görmezlermiş gibi!" (s.78)

"Şu kara bulanmış yerkürede düş kuranların tek avuntusu Ay." (s.81)

"Şu zamane kızları analarına hiç benzemiyorlar. Ne iyi! Geleceğin çocukları saçma sapan titizliklerde, analar ise uzun zamandır silinmeyen camların vicdanlarını rahatsız etmesi nedeniyle geçirdikleri bunalımlardan kurtulmuş olacaklar." (s.218)

Ingvar Ambjörnsen - Beyaz Zenciler

Pazar, Nisan 19, 2009

Mucizevi Mandarin

"Gerçekliğini hemen hemen yitirmiş bir anı artık o..." (s.16)

"Süpermarketlerde satılan ürünler gibi, değişik marka ve renklerden oluşsa da, özünde aynı, ucuza mal olmuş, el sürmeden, ince eleyip sık dokumadan üretilmiş insanlardan bıkmıştım. Dünyadan akıllıca yararlanma isteğiyle dolu, açık vermekten, kendini kaptırmakta ruhunu çıplak bir halde sergilemekten, zayıflıktan ve bağımlılıktan ölesiye korkan bir sürüden var gücümle nefret ediyordum." (s.21)

"İlk anların, yeri doldurulamaz ilk anların güzelliği... Bütün başlangıçlar güzeldir." (s.26)

"Aşık olunan kadınlar sınıfına, hani şu filmlerde, reklam panolarında, on dokuzuncu yüzyıl romanında karşısına çıkan sınıfa bir türlü dahil olamayacak, hatta sevgililerinin eski kız arkadaşlarının bile kolayca geçtiği, kuralları sürekli değişen yeterlilik sınavını ne yaparsa yapsın geçemeyecek..." (s.32)

"Gerçeklik beni bir kez daha ezdi geçti, ihanete uğrattı." (s.36)

"İnsanların küçük, hoş, sevimli seslerini, herhangi bir tutku, acı ya da derinlik içermeyen, eğitimli, evcil, cilalı kahkahalarını dinledim. Yoluma devam ettim. Sonuçta herkes kendi yalnızlığından hoşnuttu." (s.43)

"Gün ışığının çiğliğine, gerçeği öyle dobra dobra, pat diye söyleyişine, yüzüme bir tokat gibi çarpışına dayanamıyorum." (s.52)

"Geçmişimi, bir kabuktan sıyrılırcasına ırmağın öbür yakasında bıraktım. Bellek kurutulmuş, havası alınmış, düş gücünün yarattığı, yaşamsız gölgeler, anı iskeletleriyle kaplı bir çöle dönüşmüş. Geleceği debütünüyle aklımdan çıkarmak, şu anın içinde sonsuzluğu bile düşünmeden yitip gitmek istiyorum." (s.74)

"Sen acının sınırları olduğuna inanır mısın?" (s.98)

"Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene." (s.99)

"İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır." (s.130)

"Gelecekte de geçmişte de saklı olan hiçliktir, hangi yöne gidersek gidelim karşımızda belirir." (s.133)

Aslı Erdoğan (son) - Mucizevi Mandarin

Cuma, Nisan 10, 2009

Mahrem

"Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin oluyordu insan?" (s.46)

"İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı." (s.46)

"İnsan nasıl ağzındaki yiyeceğin tadını kaybetmemek için yeni bir şey yemek istemezse, o da gözlerinin en son gördüğü görüntüyü kaybetmemek için yeni bir şeyi görmeyi istemiyordu aslında." (s.56)

"Onu görebildiğim müddetçe bana aşinaydı, göremediğimde ise, neler yaptığını kestiremediğim bir yabancı." (s.81)

"Bazen... böyle birdenbire yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır. Çünkü hiçbir yara görülmek istemez." (s.131)

"Unutmak göz temizliği. Her bahar muhakkak yapılmalı. Unutmazsak yaşayamayız! Unutmazsak yaşatmayız!" (s.144)

"Göremediklerini görebilmek için insanlar binlerce yıl boyunca yalancı altınmantardan içki damıtıp içmişler. Sonra... görebileceklerinden korkmaya başlamışlar." (s. 145)

"Komşu kadın, hiç kapanmayan bir gözdür. Pencere önlerinden, dantel tüllerin ardından, balkon kenarladından, duvar diplerinden, gözetleme deliklerinden ve bir de, pişirip dağıttığı aşurelerin içinden bakar." (s.158)

"Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme." (s.163)

"Öğleden sonraları zaman, arka bahçede şekerleme yapardı." (s.170)

"Alelade bir rakam değildi Bir. Fevkaladeydi. Gebe kadınlara benziyordu; sadece zaman meselesiydi tekliği.
Alelade bir rakam değildi İki. Fevkaladeydi. Tali bir yola benziyordu; anayolun güzergahından çekip koparmıştı kendini. Başladığı yeri görmek kolay, saptığı aşikardı ama menzili meçhul, nereye vardığını kestirmek ise imkansızdı." (s.189)

"Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır. Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır." (s.212)

"Yaşamı görmek için, ayna tutarız ağzımıza. Yaşamı göremesek bile, yaşadığımızı biliriz ayna buharında." (s.225)

Elif Şafak - Mahrem (Metis Yayınları)

Araf

"Birileri bir yerlerde içe kapanıklığı söyleyecek sözünün olmamasıyla, söyleyecek sözünün olmamasını da cehaletle karıştırmış olmalıydı." (s.47)

"Çok gülenin çok ağlayacağına inanan, çok fazla ya da yüksek sesle gülmenin iyi olmadığını, hatta uğursuz olduğunu öğütleyen, zira bu neşe sağanağını bir elem sağanağının takip edeceğinden korkan bir ethos." (s.111)

"Birinin korkulardan, evhamlardan bahsettiğini dinlemen onu esnerken seyretmeye benzer. Daha onunkiler bitmeden bir bakarsın sen kendininkileri saymaya başlamışsın." (s.111)

"Doğa boşluklardan nefret eder, derler. Erkekler de boşluklardan nefret eder, kadınları sınıflandırırken yani karşı cinsle olan ilişkilerinde karşılaştıkları herhangi bir belirsizlikte hemen onları bir yerlere yerleştirmeye çalışır, kategoriler içinde tutarlar." (s.249)

"Belki aşk sevgiliyi kazanmayı değil, onda kendini kaybetmeyi gerektirir." (s.263)

"Eğer Türkiye'de nice lise öğrencisi gramere azami dikkat gösterip, asgari kelime hazinesiyle geçinen, o iğretiliği kemikleşmiş bir İngilizce konuşuyorlarsa bunun suçu kısmen de olsa Mr. ve Mrs. Brown'a aittir." (s.312)

Elif Şafak - Araf (Metis Yayınları)

Çarşamba, Nisan 08, 2009

hayatın sessizliğinde

"Yitirilmiş bir ormanın suskunluğunda dolanacaktım ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında. Defalarca kendimi aramaya gidecek, bulduğumda ardımsıra bırakmak zorunda kalacaktım, geriye dönebilmek için." (s.23)

"Aniden saplanan bir sancı gibi şiddetlidir duyduğun özlem. En suskun anında bile diğer sesleri unutturan çağrısı gibi tenin..."(s.28)

"İnsan yüreği bir aynadır derlerdi eskiden. Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle... Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya... Boşluğun umursamaz elinde." (s.39)

"Kentin acımasız, sağır, granit profiline, benim imgem karışıyor, kurşuni denize akan bir yeraltı ırmağı gibi. Hatlarını, ayrıntılarını, ifadelerini yitirmiş, bir insanın ovalliğinden başka hiçbir şeyin seçilemediği, lekeler içindeki hikayesiz yüzüm...
Daha yalın, yoksul ve sığ mı gerçek dünya, bütün bu yansımalardan: imgelerden, sözcüklerden, ışıkla dansından gölgelerin? Yoksa daha derin, karmaşım ve gizemli mi?" (s.49)

"Irmağın ortasını çoktan geçtim, geri dönemeyeceğim kadar uzaklaştım dünün kıyılarından. En soğuk, dipsiz, anaforlu yerindeyim zamanın, akıntıya kapılmış, ağır ağır sürükleniyorum, yarın diyeceğim - henüz değil, daha sonra yarın diyeceğim- şimdilik ufuktaki bir kırbaç izini andıran kızıllığa doğru..."(s.49)

"Gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne, konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde..."(s.78)

"Gidilmemiş yerlerin, okunmamış kitapların, yerine getirilmemiş sözlerin, dilimin ucuna takılıp kalmıl cümlelerin pişmanlığını duyuyorum en çok." (s.81)

"Bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktadır." (s.83)

"Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene." (s.85)

"O zamanlar masumdum, çünkü canım acıyor ama bir suçlu aramıyordum..." (s.90)

"Tek bir sözcük için bile sonsuz bir bakış gerekir... Ben diyebilmek için sonsuz bir bakışla bakmak gerekiyor dünyaya..." (s.116)

"Dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil." (s.118)

"Reçetelerim yok ne kendim, ne toplum, ne de hayat için. "(s.129)

"Pazar günleri çarçur edilmek içindir... çünkü aslında diğer günleri çarçur ettiğimizi ancak böyle unutabiliriz." (s.129)

"İnsanlar. Sabırlı, neşeli, temkinli, dertli, aceleci, yorgun... Gün için gereken yüz ifadelerini daha sabahtan takınmış, çatışmalara, pazarlıklara hazırlar. İnsan hep dünyayı henüz paylaşımı yapılmamış bir arazi sanmak, başkalarının oyunlarında rol kapmak için çabalamak zorunda galiba." (s.130)

"Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli." (s.141)

"İnsan ne zaman insan olmakla yetindi ki?" (s.142)

"Dış dünyayla aramdaki gümüşi sınır, yere saçılmış yıldız tozları..." (s.144)

"El sözcüğünün bir anlamının yabancı oluşu, el ve beden arasındaki kopukluğa işaret ediyor olabilir mi?" (s.146)

"Yalnızca çöle bakmayı bilenler, hiçliği bu denli derinleştirebilenlerdi." (s.156)

"Taş gibi hızla batarken, halka halka kıyıya vurmayı başarman gerekiyor, en uzak sınırlara doğru açılmayı." (s.164)

"Belki hayat dediğimiz budur yalnızca, bilmediğin bir şeyin peşinde koşadurmaktır, adlandıramadığın için çağıramadığın..." (s.173)

"Peri masallarına kanmıyor artık. Karanlık sokaklarda tek başına yürüyebiliyor, yediği şamarlarla böbürlenmiyor." (s.184)

"Kendiliğinden bulacaksın yaşama giden yolu, bir körün evinin yolunu bulması gibi. Ağır ağır, el yordamıyla, alışkanlıkla..." (s.185)

"İşte bu da benim hikayem... Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey." (s.185)

Aslı Erdoğan - Hayatın Sessizliğinde

Cuma, Mart 13, 2009

Balık

Balık, ancak bakarak bilenlerin,
görmekle yetinenlerin dostu.
...
Balığın anlaması aynı
suyun akışıyla.
...
Aklım yeniden ete döndü. Nihayetinde
ben insandım,
balık olup akamadım.
Tastamam kendimden ibaret olamadım.

Ece Temelkuran (Kıyı Kitabı)

Boğa

İnsanoğlu şehvetle sever büyük gövdelerin düşüşünü.

Boğa biliyor şimdi, suyun kıyısında;
Güç daha utanç vericidir güçsüzlükten,
gerçekten güçlü olana.

Ece Temelkuran (Kıyı Kitabı)

Siyah Kuğu

Işıkta yıkamalıyım gözlerimi. Işık kaçan her göz,
kendinde dinlenmeyi de kendi suyuyla yıkanmayı da
öğrenir çünkü.
Tıpkı boyunlarını kendi gövdelerinde uyutmayı
öğrenmek zorunda olan kuğular gibi...

Beyaz kuğular alışılmış güzellikleriyle hareket etmekteydi.
Kıyı boyunca gidiyordu hepsi.
Erişilebilir, hayran olunabilir,
sözü edilebilir yakınlıktaydılar toprağa.
Siyah kuğu, toprağın her kıyısına eşit uzaklıkta bir noktada.

Mağrur olmayı umursamayacak kadar mağrur,
aklı kendini beğenmekle vakit kaybetmeyecek kadar ötede.
Kendine bakacak olsa boğulacağı için
büyüleyici bir karanlıkta,
bakmamayı daha çok küçükken öğrenmiş olmalıydı
uzaklara.

Derin ve dermansız dertlere dalıp giderler,
kuğulardan siyah olup da kendine bakanlar,
kendine dalanlar.
...

Ece Temelkuran (Kıyı Kitabı)

Salı, Mart 03, 2009

Bileceklerin

Söylemiştim oysa; ben gürültüde kalıcı değilim.
Yeniden ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.

Göçe yetişmemiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarında çok vakit kaybettim.

İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kağıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün bu kalabalıların "iyi"
dediği şeylerin.

Ece Temelkuran - Kıyı Kitabı

Pazartesi, Mart 02, 2009

Kesişen Yazgılar Şatosu

"Neden korkuyorsun, ruhumuzun Şeytan'ın eline geçmesinden mi?"
"Hayır, ona verek bir ruhunuz olmamasından." (s.33)

"Ay, yenik bir uydudur, ama üstün gelen yeryüzü, onun tutsağı durumundadır." (s.45)

"Farklı kuşaklar birbirlerine hep ters bakar, salt anlaşmamak için konuşurlar, mutsuz yaşamlarının ve düş kırıklığı içinde ölmelerinin suçunu hep birbirlerine atarlar." (s.125)

Italo Calvino - Kesişen Yazgılar Şatosu

Pazar, Şubat 22, 2009

sessiz ev

"Sizin ölü doğmuş çürük ruhunuzdur plastik!"

"Kendilerinden hiçbir şey beklemezler ki, kendilerini sürüden ayırmayı bilmezler ki; yalnızca ne olduğunu bilmedikleri bir akışa boyun eğerler ve başka türlüsünü isteyeni de sapık ya da deli sanırlar!"

"Hayata bir seferlik araba yolculuğuna bitince yeniden başlayamazsın, ama elinde bir kitap varsa, ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, o kitap, bittiği zaman, anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlayabilmek için istersen başa dönüp kitabı yeniden okuyabilirsin."

Orhan Pamuk - Sessiz Ev

Çarşamba, Şubat 18, 2009

benim adım kırmızı

"Hatırlamak gördüğünü bilmektir. Bilmek gördüğünü hatırlamaktır. Görmek hatırlamadan bilmektir."

"Allah'ın alemi yedi yaşındaki akıllı bir çocuğun görmek isteyeceği gibi yarattığını biliyorum. Çünkü Allah alemi önce görülsün diye yarattı. Sonra da gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden hikayeler yaptık da nakşı bu hikayeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah'ın hatıralarını aramak, alemi onun gördüğü gibi görmektir."

"Nakkaşın hüneri, hem şimdiki anın güzelliğine pür dikkat kesilip her şeyi ayrıntılarıyla ciddiye almaya, hem de kendini fazlasıyla ciddiye alan bu alemle araya, bir adım geri çekilip bir aynaya bakar gibi bir şakanın mesafe ve marifetini koymaya dayanır."

Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı

Pazar, Şubat 15, 2009

alıntılar

"Kadından beklenen tek şey, kendisini dişiliğine sarıp sarmalayarak sahtekarlığın dolaşımını sağlamasıdır." Luce Irigaray

Erkeklerin kadınları köle olarak yetiştirmeleri için, kendilerine göre çok güzel sebepleri olabilir, ama bir kölenin ruhu çekici bir şey değildir... Erkek kadını eğmiş, bükmüş, budamış, tanınmaz hale getirmiş ve sonra da sonuçtan memnun kalmamıştır." Janet Radcliffe Richards

"Bir türün yarısının varlığı niçin sadece diğer yarısına bağlıdır - kafasında erkeğin çıkarları ve hazzı ile çelişebilecek hiçbir şey olmayan ve kendine ait hiçbir çıkarı bulunmasına izin verilmeyen kadın niçin erkeklerin tali birer parçası olmak zorundadır diye sorduğumuzda verilebilecek tek cevap erkeklerin bundan hoşlanıyor olmasıdır." Hariet Taylor

"Bir cinsin diğerinin üzerinde üstünlük kurması... kendi içinde yanlış olmaktan öte, insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engeldir." John Stuart Mill

Cuma, Şubat 13, 2009

Liman Kırıntıları

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.
Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim...
Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm
Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor,
üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum;
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor, gidiyor, gidiyorum...

Edgar Allan Poe

Çarşamba, Şubat 11, 2009

İÇeriden Kıyıdan Konuşmalar

"Düşen yapraklar acıtsa da ağacın canını, onlar yerlerine yapışmaz ki! Yaralar alınmamış gibi yapılmaz ki!."

"Bu sistem benim o küçük, eski kalbimi bozuyor."

"Hayatlar evler gibi olabilse keşke. Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz. Selam veren tanıdıklara, kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de. tatildeyim" diyebilseniz."

"Sen olarak yaşamanın ne olduğunu onlar nereden bilecek ki?"

"Hayatın da bir kuramı var. Çünkü yüz bile yorulur üzülmekten. Sıkılır kendinden insan."

"Vitesi başa alıp kendine yuvarlanmak, etin o hastalıklı yumuşak kıvamı alıncaya dek durmak, sesli mi içinden mi konuştuğunu unutana kadar yalnız kalmak, git gide 'zaten insanlarla bir arada olmanın saçma olduğu' kanısına kapılmak, derken ipin ucunu kaçırmak..."

"Sen bir kayalıksın. Sen, kendin için sonsuzsun. Sen, sonuna kadar beraber yaşamaya, katlanmaya, taşımaya mecbur olduğunsun. Geri kalan her şey sana vurup vurup köpükleri sönen dalgalar yalnızca."

"Çocuk kalalım ya da hepimizin içine bir çocuk var hamaseti değil; büyümeye öfkelendiğimden ya da bunu sevmediğimden bile değil. Beni kızdıran, büyümeye, büyümüş olanlar tarafından iliştirilmiş, yakıştırılmış olanlardı. Kötü olan, senden geride bırakmanı, terk etmeni istediklerindi."

"Ama herhalde bütün çocukların büyümesinin sebebi, yaptıkları kaçış planında bir eksik olmasıdır."

"Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı. Beden kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı. Bedenlerin mevsimidir yaz; yani sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin.
Bahar tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani.
Sonbahar başlangıç ve sondur. Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda...
Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi, sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi...Karşılaşmaların değil buluşmaların... Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece beraber ılımanın..."

"Minnacık hayatların kendini pek orijinal sanan insanları, pek zekice sandıkları konuşmalarıyla iyice sürdürüyorlar günü."

"İnsanlar en çok hayallerini gerçekleştirmiş olanlardan bahsederler. Onlara yapamadıklarını hatırlattıkları için de en çok onlardan korkarlar, en çok onları caydırmaya uğraşırlar."

"Belki de insanlar her şey bittikten sonra ya da öyle hissettikleri yaştan sonra yaşamaya başlıyorlar."

"Bir ülkeyi anlamak, ancak kadınlarını anlayınca mümkün oluyor."

"Olsa olsa en sıkıcısı gülün hayatıdır. Öyle dur, sessiz ve dik, bir klişe olarak elden ele azal, hiç istifii bozmadan ifade et, durmadan poz vererek ifade et. Hiç konuşmadan, hiç konuşmadığı için aşık olunan kadınlar gibi yalan. Cümlesi bittiğinde unutulan zavallı bir aktristtir gül, kısa gösterisi bittiğinde sahneden apar topar çıkıveren. Ölüsü bir hatıra olarak lüzumundan fazla saklanan ekseriyetle."

"Hep sıkıldım sevelim-sevilelim teranesinden. Sanki o kadar kolaymış gibi, o kadar pürüzsüz, o kadar şipşak oluveren bir şeymiş gibi sevmek. Öyle değil işte. Birini içine almak, ona orada yer açmak, gövdeyi, hayatı düpedüz yeniden düzenleyen, kesip biçen bir şey. Hadi bunu becerdin diyelim. Ya o gidince? Onun için onca zahmetle açtığın yerdeki boşluğa kim ne yapacak? Sevelim-sevilelim deyiverenler sanki bunları yaşamayan kişiler gibi."

"Biriktirdiklerini sürüklerken insan hareket edemeyecek kadar ağırlaşıyor. "

Ece Temelkuran - İÇeriden Kıyıdan Konuşmalar

Cuma, Şubat 06, 2009

küçük şeylerin tanrısı

"Ne de olsa bir öyküyü yıkmak çok kolaydır. Bir düşünce dizisini bozmak, Bir porselen eşya gibi özenle, oradan oraya taşınan bir düşün bir parçasına zarar vermek."

"Onun adını ağzına almadığı için kendi Düşüyle Dünya arasında bir anlaşma yapılmış olduğunu seziyordu."

"Hiçbir canavar insan kininin derecesine ve gücüne ulaşamaz"

"Henüz biçimlenmemiş, itiraf edilmemiş bir korkudan kaynaklanan nefret duyguları; uygarlığın doğadan korkusundan, erkeğin kadından korkusundan, gücün güçsüzlükten korkusundan.
İnsanın ne boyun eğdirebildiği ne de tapabildiği şeyi tahrip etmek için duyduğu içgüdü."

Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı (God of Small Things)

Tavan arası